‘Yarın İmralı’da ne olacağı meçhul’

‘Yarın İmralı’da ne olacağı meçhul’

Çözüm sürecinde sekreterya görevi için İmralı’ya götürülen PKK’li tutsaklar Çetin Arkaş, İmralı’ya tehdit mektuplarının gönderildiğini belirterek, ‘Yarın İmralı’da ne olacağı meçhul’ dedi. PKK’li tutsak Nasrullah Kuran ise Kürtlere karşı kurulan ‘Faşist bir cephe’ olduğuna işaret etti

Mikail Barut

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan tarafından başlatılan “çözüm süreci”nde İmralı Cezaevi’ne nakledilen ancak Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından çözüm masasının devrilmesinden sonra Silivri Cezaevi’ne sürgün edilen PKK’li tutsaklar Çetin Arkaş ve Nasrullah Kuran, İmralı’daki duruma ve Öcalan üzerindeki ağırlaştırılmış tecride ilişkin gazetemiz Özgür Gündem’in sorularını yanıtladı.

Arkaş ve Kuran’ın aynı cezaevinde bulunan gazeteci arkadaşımız Mikail Barut’un sorularına verdikleri yanıtların birçok bölümünün ise cezaevi yönetimi tarafından sansürlenmesi dikkat çekti. İki buçuk ay önce yapılan ropörtajlar elimize yeni ulaştığı için gecikmeli yayımlıyoruz. Röportajın bazı bölümleri cezaevi idaresi tarafından sansürlendi,   

* Bir yıla yakın süre İmralı Cezaevi’nde kaldınız. Tüm kamuoyu merak ediyor. İmralı’da neler yaşandı?

Çetin Arkaş: İmralı’da 17 yılı aşan ağırlaştırılmış bir tecrit gerçekliğinin olduğunu unutmamak gerekiyor. 5 Nisan 2015’ten bu yana ise mevcut durum daha da derinleştirilmiş durumdadır. ‘Dolmabahçe Mutabakatı’nın ardından sekretarya görevini yürütmek amacıyla 5 arkadaş Ada’ya götürüldük. Ada’ya varış tarihimiz 17 Mart’tı. 18 Mart’ta Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan ile sohbet odasında ilk sohbetimizi gerçekleştirdik. Hafta içi günde bir saat Sayın Öcalan ile buluşabiliyorduk. Erdoğan’ın ‘Dolmabahçe Mutabakatı’nı reddeden ve Kürt sorunu diye bir sorunun olmadığını belirten açıklamasının ardından yeni bir pozisyon belirledikleri anlaşılıyordu. (Sansürlü) Zaten 7 Haziran’a giderken gerek HDP’ye gerekse de gerillaya dönük provokatif yönelimler olabildiğince geliştiriliyordu.

* Bu durum 7 Haziran sonrası nasıl gelişti?

Çetin Arkaş: 7 Haziran öncesi HDP’nin barajı geçmesini kendileri açısından nasıl sarsıcı olacağını ve mutlaka önlenmesi gerektiği konusunda gerek Saray çevresini, gerekse derin yapıların değerlendirmeleri de, kaygıları da birbirine çok yakındı. Zaten bundandır ki seçim sonuçları kesinleşir kesinleşmez klasik ‘devlet ittifakı’ devreye sokuldu. Ve adım adım 1 Kasım’a giden sürecin taşlarını her sahada döşemeye başladılar. Seçimin hemen ardından HDP’lilerin katledilmesi, Suruç Katliamı, gerilla alanlarının bombalanması, Kobanê Katliamı, 10 Ekim Ankara Katliamı ve hemen hemen her sahada tırmandırılan yönelimler... Dışarıda yaşatılanlar zaten İmralı merkezli yürürlüğe konan konseptin bir sonucu oluyor. Sayın Öcalan’a şu mesaj veriliyor: “Direnmekten vazgeç çizgimize gel!” Mesela bunu bazen tehdit mektuplarının Sayın Öcalan’a verilmesiyle ifade ediyorlar.

* Geçenlerde KCK Eşbaşkanı Besê Hozat’ın belirttiği tehdit mektuplarından mı söz ediyorsunuz?

Çetin Arkaş: Evet ondan bahsediyorum. (Sansürlü) “Aslında Erdoğan iyi bir şanstı, değerlendirmeliydin.” Aşağı-yukarı mektubun içeriği bu. Sayın Öcalan bizimle paylaşıp görüşümüzü sordu. Hepimizin ortak görüşü bunun bir tehdit mektubu olduğu yönündeydi. Sayın Öcalan mektubu idareye soruyor “gözümüzden kaçtı, zaten böyle mektupları vermiyoruz, yanlışlık olmuş” demişler. İmralı sisteminde gözden kaçan bir şey olmaz. Her şey buna göre dizayn edilmiştir. O mektup, Sayın Öcalan’a ulaştırılmak istendi. Özü budur.

* Sayın Öcalan’ın yanıtı ne oldu?

Tabii Sayın Öcalan’ın bu mektuba yanıtı şu oldu: “Böylesi şeylere tenezzül etmek basitliktir. Biz devrimci insanlarız. Bugüne kadar zaten rolümü oynadım, ölümden sonra da rolümü oynamaya devam ederim. O nedenle tıpkı Che Guevara gibi, ‘ölüm nerden gelirse gelsin hoş gelir, sefa gelir diyorum.’ Burayı dinliyorlar biliyorum, yüksek sesle söylüyorum ki duysunlar.”

İşte sürgün edilmemiz böyle bir sürecin ardından gelişti. 26 Aralık akşam saat 18.00 civarında ‘sevkiniz var’ denildi. Sayın Öcalan ile görüşmeden hiçbir sevk hazırlığı yapmayacağımızı söyledik. ‘Tamam, 5 dakika sonra sizi görüştüreceğiz’ dediler. Daha sonra Sayın Öcalan ile görüşmeye gidiyoruz diye çıkarıldık, bir de baktık ki askerlere teslim edilmişiz. Herkesin son derece duyarlı olması gerekiyor. Çünkü İmralı’da yarın ne olacağı meçhuldür. Karşılıklı mutabakatla adaya götürülmüştük, korsanca kaçırılarak Ada’dan Silivri’ye sürüldük. (Sansürlü)

* Sayın Kuran çözüm sürecinin ardındaki gelişmeler ve bir algı yönetimi operasyonu olarak Özgürlük Hareketi’nin bu süreci ‘istismar’ ettiği yönündeki propoganda Ada’da nasıl değerlendiriliyordu?

Nasrullah Kuran: Bu sorunuza aslında pekâlâ karşı bir soruyla yanıt vermek mümkün. Mesela ‘çözüm süreci’ denilen bir süreç gerçekten oldu mu? ‘Çözüm süreci’ adı altında yaşanılanları kendisi sömürgeci T.C. tarafından yürütülen operasyonun bir parçası, yeni bir aşaması olarak değerlendirilemez mi? Süreci kendi diyalektiği içerisinde, teori-pratik ilişkisi içerisinde kendi hakikati içerisinde mi değerlendirdik, yoksa her birimiz kendi cephemizden, kendi anlamlarımızı, beklentilerimizi mi yükledik? Denebilir ki ‘Biz yoktan bir şey var etmedik, verilen umutlar vardı ve biz bu umutların üzerine düşüncelerimizi inşa ettik. Her şey sahici görünüyordu.’ Buna verilecek yanıt; ‘Haklısınız, ama bununla birlikte sık sık işaret edilen riskler de vardı ve umudun yaşam bulamadığı koşullarda karşılaşılacak olasılıklar ısrarla vurgulanıyordu. Umudu ayırt etmesini bilen göz, riskleri neden ayırt etmesini bilmedi?’ Bu önemli bir husustur.

Özgürlük Hareketi’nin süreci bitirdiği iddiası ise tamamen bir palavradır. Gelişmeleri dikkatle gözlemleyen herkes tıkanmaların sürekli devlet kanadından kaynaklı olduğunu ve her seferinde de Sayın Öcalan’ın çabasıyla aşıldığını görür. Heyetle mutabık kalınan yol haritasının uygulanması safhasında aynı sorunla karşılaşıldı. İzleme Kurulu isimler düzeyinde dâhi belirlenmişken Erdoğan’ın müdahalesi ile devre dışı bırakıldı. (Sanlürlü)

Karşıtlarınızın birçok hesabı, kumpas vb. yaklaşımları olabilir. Ama siz Önderlik bilincini yüklediği sorumlulukla hareket etmek ve bunlarla mücadele etmek zorundasınız. Zorlu tecrit koşullarında Sayın Öcalan’ın omuzlarına yıkılan sorumluluk gerçekten de ağırdır. Düşünün ki, o dar alanda tüm süreçlerde çözüm ve proje üreten, yol haritalarını hazırlayan hep Sayın Öcalan’ın kendisidir. Nitekim en sonunda ‘Çözüme ilişkin projesi olmayan benimle görüşmeye gelmesin!’ demek durumunda kalmıştır. Bizde eksik kalan yön, bu gerçeği olduğu gibi alıp mücadele dinamiği içerisinde değerlendirmek ve buna göre daha sıkı örgütlenmek yerine, kendimizi beklentilere terk etmememizdir. Devlet, “çözüm süreci”ni bir tür “operasyon süreci” olarak tanımladı. Bu operasyon ya da konsepte karşı Kürt halkı özyönetim direnişi ile karşılık verdi.

* Tüm bu olup bitenleri izleme, tartışma olanağınız var mıydı? Bu konudaki temel perspektif neydi?

Çetin Arkaş: “Çözüm Süreci” denen ama devletin somut bir adım atmadığı süreçte daha fazla böyle yürünemeyeceği belli oluyordu. Sayın Öcalan Newroz mesajında da “Bundan sonra ne böyle yaşayacağız ne de böyle savaşacağız” diyerek aslında yepyeni bir dönemin kapıda olduğunu, hareketin buna göre hazırlıklı olmasını belirtiyordu. Sayın Öcalan’ın yıllar önce söylediği “bir muhatap arıyorum, barış muhatabını arıyor” sözüne yanıt verilmedi. Daha çok suiistimal edilen süreçle devlet ele geçirilmeye çalışıldı. Hatırlarsanız bir ara Sayın Öcalan “Devlet barışmaktan PKK devrim yapmaktan korkuyor” demişti. Önderlik, 40 yıllık mücadelenin sonuçlanmasını irdeleyerek, “Komutanını arayan savaş başlıklı bir kitap yazılmalı” diyordu. Sayın Öcalan bu değerlendirmesiyle barıştan korkan devletin barışı muhatapsız bıraktığını, devrimden korkan PKK’nin de halen devrimi gerçekleştirecek komutanını ortaya çıkarmadığını ifade ediyordu. Dolayısıyla sorun hendek-barikat olup olmamasıyla ifade edilecek bir sorun değildir. Bir halkın varlık ve özgürlük sorunu varsa ki vardır, bir şekilde çözümlemek zorundadır. Devlet çözüme gelmiyorsa, geriye iki seçenek kalıyor; ya kabul edilecek ya da buna karşı direnilecek. Erdoğan kendi cephesinden çözümün tanımını yaptı ve “Ya baş eğilecek ya da baş verilecek” dedi. Yani 1925’i, Ağrı’yı, Zilan’ı, Dersim’i, Esat Oktay zihniyetini, 90’ları hatırlattı. Herhalde daha açık bir söylem olamazdı. “Çizgime gelinecek” deniliyor. Nedir bu çizgi? Baş eğme çizgisidir. Halen bu sürecin anlaşılmadığı, yönetimin derinliğinin fark edilmediği görülüyor; “Biraz böyle gider, sorundan normale dönülür” havası yaygın maalesef. “Normal”den kastedilen de savaşın olmaması halidir. Savaşın olmaması hali barış anlamına gelmez. Kaldı ki, savaşta hiç durmadı. Rojava’ya kaydırılarak acımasızca sürdürüldü. O nedenle kimse kendini aldatmamalı. (...)

RTE, Mustafa Kemal’i taklit ediyor

* Orada yapılan tartışmalarda devletin içerisine girdiği yeni konseptin temel karakteri nasıl değerlendiriliyordu? Nitekim Hitler benzetmeleri var, Türkiye’nin 1925-1935’li dönemlerine benzetmeler var... Böylesi bir süreçte bazı kesimler PKK’nin silah bırakması çağrısı da yapmakta. Bu yönlü tartışmalar mutlaka gündeme gelmiştir.

Nasrullah Kuran: İsterseniz son sorunuzdan yanıtlamaya başlayalım. Bu defa sorunların devlet zoruyla bastırıldığı ulus-devlet faşizmi karşısında halkların varlığını koruma mücadelesi verdiği koşullarda “eleştiri silahının” yerini daima “silahların eleştirisi” almıştır. Bu toplumsal bir yasa niteliğindedir ve bunu biz yazmadık. Ortadoğu yangın yerine dönmüşken ve TC’nin Kürt düşmanlığı bu kadar tavan yapmışken PKK’ye silah bırakma çağrısı yapmak en hafif deyimle teslimiyete çağırmaktır. Sayın Öcalan’ın ne tasavvurunda ve ne de lügatında “silah bırakmak” türünden bir ifadelendirilmeyle karşılaşmadık. Aksine Sayın Öcalan faşizme ve sömürgeciliğe karşı her alanda özsavunmanın geliştirilmesine işaret etmiştir.

AKP ve RTE tam olarak ne yapmak istiyor? Sorusuna direkt ve cepheden bir yanıt geliştirmek güç. Çünkü mevcut iktidarı artık sadece AKP’den ve RTE’den ibaret sayamayız. Biliyorsunuz Ergenekonlardan Perinçeklere, MHP’ye, BBP’ye, sol etiketli ulusalcılara kadar faşist cephe oluşturdular. CHP’yi de belirli düzeylerde etki altına almış durumdalar. Onları bir araya getiren de bu ortak güdü veya Kürt fobisidir, diyebiliriz. (...)

AKP-ABD ittifakı sonucu Kemalistlerin tasfiyesinin gündeme gelmesi Ergenekoncuların kısmi yargılanmaları ve bu eksendeki operasyonların Fethullahçıların işi olmadığı biliniyor. Evet, AKP-RTE’nin Hitler’in yükseliş ve güç haline geliş süreçleriyle 1933-1935 yıllarıyla benzeşen dikkat çekici özellikleri mevcut. Ancak orada çakılıp kalmamak düşüncesindeyiz. Mesela RTE, Mustafa Kemal’i taklit ediyor olamaz mı? M.Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcındaki durumuna, etrafındakilere bakın, sonra etrafının nasıl başarıldığını ve kimlerle doldurulduğunu inceleyin. Bolşeviklerle, İngilizlerle ilişkileri, Kürtlere ve farklı kimliklere yaklaşımını irdeleyin. Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcındaki ve sonrasındaki M.Kemal’in aynı olduğunu kim söyleyebilir? Tepeden tırnağa pragmatist bir kişilikle karşılaşırsınız. RTE’nin ‘tek şef’ haline getirme çabaları ve paralelindeki ‘Yeni Türkiye’ masalları, aslında Kemalizm ile başarılamayan Türkleştirme politikasının bu sefer ortak değer olarak İslam dini bulaştırılmış bir Erdoğanizm ile sonuca götürülme çabasından başka bir şey değildir. Tabi burada RTE birebir M.Kemal’i uygulamıştır demiş olmuyoruz. M. Kemal’in karikatürize edilmesi durumudur. (...) RTE’nin M.Kemal’leşmesi ve ‘Yeni Türkiye’ masalı ile AKP’nin 30’lar Türkiyesi’nin CHP’si haline gelme arzuları netice itibariyle tutmadı. Gelişebileceği en azami yere kadar geldi. Günümüz gerçekliğinde RTE de AKP de bıçak sırtında yürümektedir. Bundan sonra gerçekleşecek en ufak bir kayma, onları o büyük korkularıyla karşı karşıya getirecektir.



Bu Haber Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, halklara ve inançlara saldıran, nefret suçu ve cinsiyetçi söylemler içeren, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.

Editörün Seçtikleri

Video Galeri

Arşiv

Özgür Gündem Birinci Sayfa

“Binevş”

Cümle Alem

Qırıx


Okurlarla Başbaşa


Medya Diyalog


“Özgür