Neoliberalizmin sureti

Neoliberalizmin sureti

H.Selim Açan

Sorunun Türkiye’ye özgü ‘yerel’ bir durum olmadığını görmek için kafayı kaldırıp dünyaya şöyle bir bakmakla da yetinilebilir. Avrupa’nın göbeğindeki Macaristan, Polonya ve Slovakya’dan Hindistan ve Filipinler’e kadar dünyanın her tarafında Tayyip Erdoğan’lar boy gösteriyor. Amerika’da Trump denilen çapsız faşist demagogun yükselişi de bu genel eğilimin güncel bir başka yansıması

Siyasal gücün tek adamın elinde toplanacak ölçüde yoğunlaşıp merkezileşmesi yönelimini, Tayyip Erdoğan’ın “iktidar hırsı” ya da “yargılanma korkusu” na bağlayan yüzeysel görüş çok yaygın. Halbuki bu yönelim, neoliberal kapitalizmin siyasal alandaki yansımasından başka bir şey değil.

Bu gerçeği görmek için, neoliberal ideologların, özellikle de ABD’deki neoconların 1980 ortalarından itibaren yazıp çizdiklerine şöyle bir göz atmak dahi yeterli. “Yönetebilir bir demokrasi arayışı” adı altında yürütülen bu tartışmaların özünü, kapitalizmin tekelci aşamasına geçişle birlikte tarihsel bakımdan ömrünü zaten doldurmuş olan burjuva parlamentarizmine ait bütün kurum ve mekanizmalardan neden ve nasıl kurtulunması gerektiği oluşturur.

Örneğin, aralarında “medeniyetler çatışması” gerici tezinin sahibi Samuel Huntinton’un da bulunduğu Üçlü Komisyon tarafından Amerikan devleti için 1990’ların ilk yarısında hazırlanan bir raporda, “1960’li yıllarda demokrasinin çok ileri gittiği, ‘daha adil ve eşitlikçi bir toplum’ talebinin devlet hizmetlerinde genişlemeye neden olduğu, bu durumun devletin otoritesini zayıflattığı gibi ekonomik yaşamı da darboğaza soktuğu, demokratikleşme nedeniyle toplumun ‘yönetilemez’ hale geldiği, bu nedenle demokrasinin yeniden yorumlanması ve en azından bazı grupların siyaset dışına itilmeleri  (gerektiği)” savunulur.

Göstermelik burjuva parlamento ve genel oy hakkı dahi neoliberal azgınlığın gözünde artık gereksiz birer ayakbağıdır. Amerikan ultra sağının ideoloji üretim organlarından biri olan Foreign Affairs Dergisi’nin yöneticilerinden Fareed Zakaria’ya göre (1997), “Seçmenlerin tercihleri her zaman iyi ve doğru tercihler olmayıp kötü ve vasat tercihler olabilmektedir.” Dolayısıyla, “Washington, bundan böyle salt ‘seçim’ peşinde koşmayı bırakarak, ‘otokratik’ de olsa liberal rejimleri desteklemelidir.”

Sorunun Türkiye’ye özgü ‘yerel’ bir durum olmadığını görmek için kafayı kaldırıp dünyaya şöyle bir bakmakla da yetinilebilir. Avrupa’nın göbeğindeki Macaristan, Polonya ve Slovakya’dan Hindistan ve Filipinler’e kadar dünyanın her tarafında Tayyip Erdoğan’lar boy gösteriyor. Amerika’da Trump denilen  çapsız faşist demagogun yükselişi de bu genel eğilimin güncel bir başka yansıması.

Onun için, Türkiye’de Tayyip Erdoğan’da cisimleşen despotizme, pervasız zorbalığa, gözü dönmüş sömürü, yağma ve talan hırsına tepki ve öfkemiz sığ bir “Tayyip Erdoğan düşmanlığı” ile sınırlı kalmamalıdır. Yaptıklarından dolayı onu elbette bir kenara bırakamayız! Nefretimizin ve öfkemizin hedefi olmaktan kurtulmasına meydan vermemeliyiz! Fakat onunla olan hesaplaşmamız, bu çapsız politika bezirganını başımıza bela eden neoliberal azami kar-azami iktidar yönelimiyle hesaplaşma temelinde gelişip yükselmek zorundadır.

Bu noktada karşımıza bu kez, “bu temelde bir güç ve eylem birliğinin çerçevesi ne olmalıdır” sorusu çıkar. Sorunun bir sistem sorunu olduğunda birleşildiği taktirde, kapitalizmin en tutarlı alternatifi olarak sosyalizm hedefinde birleşmek de mümkün ve kolay görünür. Fakat bu, pratikte o kadar kolay değildir.

Zaten neoliberal faşizme karşı bir cepheden söz ediyorsak, bunun sadece sosyalizm yandaşlarından ibaret ol(a)mayacağı açıktır. Biz istediğimiz kadar, demokrasi sorunundan ulusal soruna, bağımsızlık sorunundan tutarlı bir laisizmin gerçekleşmesine kadar ‘demokratik’ bir karakter ve içeriğe sahip bütün sorunların eksiksiz ve kalıcı çözümünün günümüzde artık sosyalizmden geçtiği görüşünde olalım. Eğer bir ‘cephe’ sorununu tartışıyorsak, bizimle aynı görüşleri paylaşmayan değişik tür ve yoğunluklarda devrimci, demokrat, yurtsever çizgi ve yönelimlere sahip farklı toplumsal-siyasal öznelerle bir ortaklık arayışı içindeyiz demektir.

O zaman bu cephenin temelini oluşturacak hedefler bütünlüğü (cephe programı) de bu gerçekliği göz önünde tutan bir kapsam ve esnekliğe sahip olmak zorundadır. Asgari bir çerçeve olarak hem “neye karşı” hem de “kimlerle” sorularına olabilecek en kapsayıcı yanıtı vermeyi amaçlamalıdır.

Bu yaklaşımdan hareketle, nihai formül olarak değil ama öz olarak şu çerçeve belki bir başlangıç adımı olabilir: 1) Kirli savaşa son- Kürtlere eşit yurttaşlık hakkı, 2) Güvencesiz-sigortasız çalıştırmaya son, 6 saatlik işgünü-8 saatlik ücret, 3) Kadına yönelik şiddetin her türlüsü cezai indirim dışı tutulsun, 4) Tüm inançlara özgürlük-Devlet elini dinden çeksin, 5) Bürokratik devlete son- yerel yönetimlere özerklik, 6) Çevre talanına son- doğaya zarar verecek bütün projeler ilgili bölge halkının katılacağı referandumlara sunulsun, 7) Ülke çapında halk forumlarında belirlenecek taleplere dayalı demokratik bir Anayasa, 8) Seçim barajı kaldırılsın; RTÜK, YÖK, HSYK, özel güvenlik örgütlenmeleri tasfiye edilsin, 9) Bütün rüşvet ve yolsuzluk iddialarıyla savaş suçları, bağımsız kurullar tarafından araştırılıp suçlular yargı önüne çıkarılsın, 10) Özel şirketlerin dış ve iç kredi borçlarına devlet güvencesi kaldırılsın, kredi kartı borçlarına faiz uygulanmasın.

 

 



Bu Haber Hakkında Ne Söylemek İstersiniz?

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren, halklara ve inançlara saldıran, nefret suçu ve cinsiyetçi söylemler içeren, şiddete teşvik eden ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.

Editörün Seçtikleri

Video Galeri

Arşiv

Özgür Gündem Birinci Sayfa

“Binevş”

Cümle Alem

Qırıx


Okurlarla Başbaşa


Medya Diyalog


“Özgür